Uçurtma rüzgar olduğu için değil, rüzgara karşı durduğu için yükselir...
Temmuz başında bir toplantıya katıldım; geniş katılımlı bir toplantıydı. Toplantının özelliği, katılımcıların hepsinin olumlu insanlar olmalarıydı; coşku ve umut doluydular. Kendimi bir vahada gibi hissetim. Sonra bir ara dalıp gittim düşüncelere:
“İnsanların çoğu neden bu coşkuyu ve umudu taşmazlar ve yansıtmazlar?” Karşıt sözleri duyar gibiyim: “İnsanlarda umut ve coşku sahibi olacak hal mi kaldı?” İşte bu en kolay cevap. Bize ait olması gerekenleri, başkalarının yapılandırmasına ve yönlendirmesine teslim ediyorsak, bizim için zaten umut kalmamış demektir. Yaşam gölgelerle kavga ederek akıp gider ve gün gelir gölge oyunu da biter.
Oysa başkaldırabilmeliyiz, meydan okuyabilmeliyiz her an kendimize ve yaşama. Bu inanç öyle büyük bir güç ki, mümkün olmayanı bile mümkün kılar. Bir başka ifadeyle: Düşmemek değil, her düştüğünde yeniden kalkmak; her seferinde yeniden kalkmak. Bu da ancak yaşama inanç katmakla mümkün oluyor; daha doğrusu bunun adı yaşam oluyor. ‘Kaya gibi sağlam’ böyle olunuyor; böyle olgunlaşılıyor.
Yazının başlığını, toplantıda bir konuşma yapan değerli bir dostum söyledi; daha doğrusu çok hoşuma gittiği için başlık yapmak istedim. Sevgili dostum konuşurken bu söylediğini düşündüm: Sevgi olmadan yaratılabilir miyiz? Yaratılamadan özgür olabilir miyiz? Özgür olmadan kendimizi keşfedebilir miyiz? Ben olabilir miyiz?
Ben olmadan özgür olabilir miyiz? Özgür olmadan sevebilir miyiz? Ne güzel bir döngü. Evet, gerçekten güzel; ancak kitaptan okununca değil de, yukarıda değinildiği gibi yaşayarak öğrenince; yani bedeli ödenince.
Bir iş yapmanın üç nedenidir dedi dostum, söz konusu üç kavram için. Bir bakalım çalışma hayatımıza ve iş yapanlara. Fazla düşünmeye ve felsefeye gerek yok: İnsanların çoğu bu nedenle çalışmıyor. Nereden mi biliyorum? Biliyorum, çünkü çalışma hayatında gördüğüm insanların çoğu farklı düşünüp, farklı konuşuyorlar. Farklı konuşup farklı davranıyorlar. Bu insanlar için ‘Ben’ olmuş diyebilir miyiz? Ben olmadan da neler olunacağının döngüsü; daha doğrusu neler olunamayacağının döngüsü yukarıda gösterilmeye çalışılmıştı.
Peki neden? Çok büyük ölçüde yetişme tarzından olsa gerek. Kaç kişi iş hayatında amirlerinden ya da iş arkadaşlarından şu sözlere benzer sözleri duymuştur: “Bravo size, ne kadar güzel işler yapıyorsunuz....Buradaki varlığınız o kadar değerli ki şirketimiz için; sizinle olmak bizim için gerçekten çok anlamlı..” Böyle sözler duysak herhalde, söyleyen insanın akıl ve ruh sağlığından şüphe ederiz.
Çoğu ailelerde çocuklarına karşı da durum farklı değildir; şu tür sözler az duyulur: “Senin gibi bir evlat sahibi olduğumuz için ne kadar mutlu olduğumuzu sana anlatamam....Ne kadar başarılı adımlar atıyorsun, gurur veriyorsun bize...”
Şaka gibi değil mi? Toplumumuzda insanlar genellikle, insanları yüceltmeyi düşünmezler, bilmezler ve istemezler; zira bu bir erdemdir. Çoğunluk bu erdemden –maalesef- yoksundur. Oysa bu yaşamı ne kadar yaşanası yapar ve ne kadar da kolay. Ne büyük coşku kaynağıdır yüceltme.
Coşku dolu insanla, coşkusuz ya da ruhsuz insan arasındaki en temel fark burada yatıyor kanımca. Ömründe yüceltilmemiş insan, hiç sevilmemiş demektir. Sevilmemiş insan ise yaşamın içine girememiş, hep kıyısından seyretmiştir. Yaşamda çok karşılaşırız bu insanlarla. Siz bir işin nasıl yapılacağını coşkuyla anlatırsınız; o size nasıl yapılamayacağını anlatır; yani umut yoktur bunlar için. Uzak tutun bunları kendinizden; zira yeteri kadar insan var böyle olmayan.
Yine aynı toplantıda bir başka dostumun dile getirdiği güzel bir söylemle bitirmek istiyorum yazımı:
“Ülkeler coşkuyla kurulur, kurallarla yönetilirler. Ne zamanki, kurallar coşkunun önüne geçer; o zaman ülkeler kaybolur...”
Bu söylem tüm kurumlar için geçerlidir; hatta tüm bireyler için...