Ar-Ge yatırımı yapmak riskli bir iş. Sonunda başarıya ulaşmak için, sürecin en başından itibaren çok iyi planlanması ve yürütülmesi gerekiyor. Yatırımları için hibe ya da destek almak isteyen firmaların işi daha da zor. Bu nedenle Ar-Ge yatırımı yaparken danışmanlık hizmeti almak, hem projelerinin başarıya ulaşması hem de istedikleri destekleri alabilmek açısından onlar için çok önemli. Projenin tüm süreçlerinde aktif olarak yer alabilen Ar-Ge danışmanları, firmalar ile hibe ve destek veren kuruluşlar arasında bir çeşit tampon bölge görevi görüyor. Her iki tarafın isteklerini de eksiksiz karşılamaya çalışırken, “kötü adam” gibi görülebiliyorlar. 2003 yılından bu yana Ar-Ge danışmanlığı alanında faaliyet gösteren Etkin Destek’in kurucu ortağı Kemal Sidar da, bu noktaya işaret ederek “iyi notu öğrenci alır, kötü notu öğretmen verir” örneğinde olduğu gibi, proje yanlış giderse tüm suçun danışmanlık firmalarına yüklendiğini söylüyor.
Türkiye’de hâlâ “arakla-geliştir”döneminin devam ettiğini ifade eden Sidar ile Türkiye’de Ar-Ge danışmanlığının durumu, Tübitak hibeleri ve Etkin Destek üzerine konuştuk…
Etkin Destek’in kuruluş sürecinden bahseder misiniz?
Danışmanlık alanında çalışmaya, 2003 yılında Avrupa Birliği’nin 6. Çerçeve Programı ile başladım. Sanayiyle yürüttüğüm projeler vardı. O zamanlardan Ar-Ge’de büyük bir gelecek olduğunu görmüştüm. Bir şirket kurup kobi ve Ar-Ge destekleri, yenilikçilik üzerine çalışmaya başladım. 2006 yılında, ortağım İbrahim Gedikoğlu’yla şirketlerimizi birleştirdik ve Etkin Destek’i kurduk.
Son birkaç yıl içerisinde Ar-Ge danışmanlığı veren firmaların sayısında büyük bir artış oldu. Etkin Destek’i diğerlerinden ayıran özellikler neler?
Öncelikle işimiz yalnızca Ar-Ge danışmanlığı. Başka herhangi bir süreçte yer almıyoruz. Diğer bir farkımız, uluslararası deneyimimizin olması. İş Bankası, Milliyet, Endeavor, İstanbul Proje Yönetim Derneği gibi büyük kuruluşlarla iş ortaklıklarımız var. Ayrıca, TS EN ISO:9001:2000 Kalite Yönetim Sistemi sertifikasyonuna sahibiz.
Sizce Türkiye’deki şirketlerin Ar-Ge’ye bakışı nasıl?
Şu anda “arakla-geliştir” dönemi devam ediyor. Bunu Güney Koreliler de yaptı. Bu süreçte Ar-Ge’yi öğrendiler. Özgünlük, konsept katıp marka oldular. Şimdi Çinliler aynısını yapıyor. Herkes zannediyor ki hep böyle kalitesiz ürünler yapacaklar. Hayır, bu işi öğrendiler. Türkiye’de nedense bu özgünleştirme, geliştirme olmuyor. Çünkü insanlar para kazanınca araba, ev alıp şirketlerini ve kendilerini borçlandırıyorlar. Bir yeniliğin, değişimin ömrünün süresiz olduğu fikri yerleşmiyor burada. İşletmelerin yüzde 85-90’ında Ar-Ge dediğimiz şey bir odanın tabelasından ibaret. Kobilerin yüzde 5-10’unun bu konudaki farkındalığı yavaş yavaş artmaya başladı.
Kobilerin Ar-Ge vizyonlarının gelişmesi için ne yapılması gerekiyor?
Benim gördüğüm iki yol var. Birincisi bu iş, dışarıdan baskıyla gelişiyor. Eğer dışarıdan gelen baskıya direniyorsa o işletme için yapılabilecek bir şey yok. Dışarıdan gelen baskıları kendisine faydalı olacak şekilde değerlendirmesi lazım. Rakip analizi dediğimiz şey, yalnızca fuarlara gitmek demek değil. Ürünlerin detayını da incelemek gerekiyor. Akademik olarak neler yapıldığına da bakmak lazım.
İkinci yol ise kendi kendini tetiklemesi. Hammadde, enerji maliyetleri belli. Yani kârlılık üç aşağı beş yukarı belli. Firmalar sürece, fonksiyoneliteye odaklanmak zorunda. Problemi tedarikçisinde ya da pazarda arayarak çözüm bulamaz. Çünkü birçok sektörde hammadde Türkiye’de üretilmiyor. O marjlara mecbursunuz. Bu nedenle üniversitelerle işbirliği yaparak kendi kendilerini geliştirmeleri lazım.
Yeni Ar-Ge yönetmeliğinin getirdiği açılımları nasıl buluyorsunuz?
Bunun bir lütuf gibi “Şu kadar Ar-Ge yapıldı, şunu şu kadar artırdık” şeklinde aktarılmaması gerekiyor. Firmalar vergi ödüyor. Yani zaten bütün işi firma yükleniyor. İsrail’e baktığımızda inanılmaz teşvikler olduğunu görüyoruz. Bizde firmalara “Al bu 300 bin doları, bunu 3 milyon dolar yap. Ben de seni desteklemiş olayım” deniliyor. Tarım ülkesiyiz, İsrailliler bize tohum satıyor. İsrail, ABD, Danimarka, İsveç, Almanya gibi ülkeler Ar-Ge konusunda marka olmuş. Almanya, Çin’in 4 katı fiyata makine satıyor ve şirketler mecburen satın alıyor. Çünkü zamanında yatırım yapmış, yatırımına devam etmiş, lisans üretmiş… Şimdi ona ödemek zorundayız çünkü başka teknolojiye sahip değiliz.
TÜBİTAK, TTGV gibi kurumlara yüzlerce, binlerce dosya geliyor. Bunları değerlendirmek de zor bir süreç. Sizce bu süreç nasıl hızlandırılıp iyileştirilebilir?
Benim şöyle bir önerim var bu konuda: Yeminli mali müşavirlerin devlet adına imza yetkisi vardır. Devlet adına projeleri değerlendirip belli risk oranları çerçevesinde fon vermekle sorumlu olacak, belirli alanlarda uzmanlaşmış danışmanlık kurumları yaratılabilir. Böyle binlerce dosya TÜBİTAK’a gitmez ve süreç hızlanır.
TÜBİTAK’a başvuran bir firma ortalama olarak ne kadar bekliyor?
TÜBİTAK’ın verdiği süreler var. Örneğin TÜBİTAK diyor ki, “3 ayda, proje başvurusunu alırım, hakem atamasını gerçekleştiririm, sonucu iletirim.” Ama yazın bu süre 5 aya uzuyor. Çünkü insanlar tatile çıkıyor; bütün projeler bekliyor. Mesela hakemlik yapacak hoca dosyayı kabul ediyor, 20 gün sonra vazgeçtim deyip iade edebiliyor. Dosya raporu yazıyor ama 2,5 ayda teslim etmiyor. Bunlar hep firmaya zarar. Firmaya “Nasıl olsa tüm bunlar ödeme esaslı; şimdi ödüyorsun ama sonra alacaksın” diyorlar. Fakat firma nakit akışı, proje planı yapıyor. Böyle olunca bunlar aksıyor. Ayrıca Ar-Ge yönetmeliğinden faydalanabilmesi için sözleşmesinin elinde olması gerekiyor. Bu nedenle sonucu muğlâk bir süreç oluyor firmaların elinde. Bu zorluklar bizim üzerimizde çok büyük baskı yaratıyor.
Danışmanlık firmaları “kötü adam” mı oluyor?
Aynen öyle. Eğer proje kötüyse teknik olarak da, akademik olarak da biz kötü oluyoruz. Halbuki bir projeyi hazırlamak için çok sıkı girdiler gerekir; onları da ancak firma verebilir. Biz firmalara teknik danışmanlık öneriyoruz, örnekler gösteriyoruz, süreci anlatıyoruz ama bazı firmaların vizyonu oluyor, aksiyonu olmuyor. Sunmanız gereken bilgilerle bir şey yapamıyorsunuz. Böyle olunca, hoca projeyi gördüğünde haklı olarak “Bu bilgilerle bir şey yapılmaz” diyor. Suçlu danışmanlık şirketi oluyor. Veya proje, fikir güzel ama hoca farklı bir konseptle geliyor. Olumsuz bir dönüş olduğunda suçlu yine danışmanlık şirketi oluyor. Bir söz vardır, “iyi notu öğrenci alır, kötü notu öğretmen verir” diye. Danışmanlık şirketlerinin işi de buna benziyor. Proje kötü olunca yüzde 99 danışman suçlu oluyor. Artık kriterler de yüksek olduğu için, uyumlu firma sayısı da azalıyor tabiî. Böyle olunca bizim üzerimizdeki baskı da artıyor.
Bu şartlar altında Etkin Destek’in projeleri, hedefleri neler?
Temel hedefimiz marka olmak. Çünkü insanlar hizmete para ödemek istemiyor. Ben size kalemlik satsam, sattığım şey görülebilir; duygularınıza da hitap edebilirim. Ama “Ar-Ge altyapısı kuracağım” dediğim zaman, gözle görülür bir şey olmadığı için insanlar çok anlayamıyor, hissedemiyor. Özellikle Türkiye’de ellemeden, dokunmadan iş yapmak mümkün değil. Bu nedenle insanların markaya para ödemeleri gerekiyor. Markalaşırken de her şeyi yapan bir şirket değil, Ar-Ge alanında uzmanlaşmış, ulusal ve uluslararası iş birlikleri olan bir kurum olmak istiyoruz. Ayrıca, orta vadede belki bir yabancı ortaklık kurabiliriz.
Röportaj: Oylum Çağan















ESİDEF İş Geliştirme Platformu
1. İş Geliştirme Merkezleri Zirvesi
Turizme Yeni Bir Soluk: Hotel Partner
Bioder Ar-Ge’de iddalı
Hibe kazanan Ar-Ge projeleri için ne yapmalı?